|
Göç Mevsimi
Dilşat BAHAR
İstanbul’da üniversite okuyan zeki bir öğrenciydi o. Anadolu’nun bağrından gelmiş bir delikanlı... Bütün özünden dönmelere, mayası bozuklara rağmen inadına benliğine, özüne ve değerlerine bağlı bir gençti Ömer. Hayat onu Anadolu’nun şirin bir ilçesinden İstanbul gibi muazzam bir şehre getirmişti. Bu ihtişamlı, şaşaalı şehirde tahsilini tamamlayıp doktor olacaktı.
İstanbul’a geldiğinden beri anlatılan İstanbul’dan farklı olduğunu sezmişti buranın. Çelişkiler yaşıyordu ruhunun en derinliklerinde. Yadırgamıştı buradaki insanları.
Doğup büyüdüğü toprakların saf ve temiz insanlarına karşın, burada telâşe ve kargaşa dünyasında debelenen insan vasfındaki robotlar. Ona göre ruhsuzdu buranın insanları. Şehri beton yığınlarıyla doldururken kendileri de beton gibi soğuk ve hissizleşmişlerdi. Sokak ortasında birini kaçırsalar, sesleri çıkmazdı kimsenin. Apartmandan birinin imdat çağrısına duyarlı insan bulunmazdı bu şehirde.
İnsanlar, ben derdi bu şehirde. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.
İşte Ömer, bu şehre geldiğinden itibaren değişik bir ruh haletine bürünmüştü. Sürekli düşünceliydi, bu insanları bu kadar özlerinden bihaber kılan şey ve böylesine ruhsuzlaştıran sebepler neydi? Kaç geceler tüketmişti böyle düşüncelerle. Bir yitiğin daha farkındaydı. Bu ona dehşet veriyordu, “Namus kavramı”. Sürekli beynini kurcalıyordu. Okuduğu okulda, gezdiği sahil kenarlarında, yol boyunca uzanan kafe ve restoranlarda, daha bunlar gibi birçok yerde, hatta yürüdüğü yolda bile namus kavramının yitirilişine şahit oluyordu.
Yine bu düşüncelerle yürürken okuluna vardığını fark etmemişti bile. Okulun bahçesinden içeriye girerken, erkek arkadaşının nefis ve arzularına yenik düşmüş, kız arkadaşıyla olan münasebetini gördü. Tanıyordu bu arkadaşını ve azda olsa bir muhabbetleri vardı. Dersten sonra yanına gitti ve yaptığının yanlış hareketler olduğunu söyledi. Arkadaşı şaşırmış, ne dediğini anlamamıştı. Birden toparlanıp neler olduğunu sordu. |
39. sayı Aile & Çocuk eki:



|