Risâle-i Nur külliyatından, Yirmi Yedinci Söz adlı eserin hatimesindeki, mezheplerle alakalı mevzuyu mütalaa ediyordum. Üstadın oradaki en son sözü şuydu: “Mîzan-ı Şa'rânî mîzanıyla, şeriat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen et!” Burada ismi geçen zâtı ilk defa duyuyordum. Ama o zaman üzerinde çok durmadım. Sonraki günlerde Mesnevî-i Nuriye adlı eseri okurken, Bediüzzaman Hazretleri’nin aynı zâttan farklı bir şekilde tekrar bahsettiğini gördüm. Üstad, velîlerle ilgili anlatılan bazı olağanüstü hallerin inkâr edilmemesi üzerinde dururken, Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri’nin Fütuhat-ı Mekkiye adlı büyük eserini, Şa'ranî Hazretleri’nin bir günde 2,5 kez mütalaa ettiğinden bahsediyordu.
Bende Şa’rânî Hazretleri’nin hayatına dair bir merak uyandı. Etraflıca bir araştırma yaptım ve çok etkilendim. Siz kıymetli okurlarımıza da faydalı olur düşüncesiyle hulasasını kaleme aldım. Şöyle ki:
İmâm-ı Şa'rânî Hazretleri, Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi Mezhebinin fıkıh âlimlerindendir. Asıl adı Abdülvehhâb, lakabı Kutb-i Şa'rânî, nisbet adı Ensârî'dir. Mısır'ın Kalkaşend kasabasında 1491 (H.898) de doğmuştur. Nesebi, Peygamber (asm) Efendimiz (asm)’a dayanır.
İmâm-ı Şa'rânî Hazretleri, ilim tahsiline çok küçük yaşlarda Kahirede başladı. Zeki ve çok çalışkandı. Henüz yedi yaşındayken Kur'ân-ı Kerîmi hıfzetti. Ayrıca hocalarından okuduğu kitapların büyük çoğunluğunu ezberledi. Bu fevkalede zekası, çalışkanlığı ve anlayışı sayesinde, kısa zamanda hocalarının gönüllerini fethetti.
İlim meclislerine devam eden Abdülvehhâb Şa'rânî, muhtelif hocalardan dersler aldı. Sonraki dönemlerde yazdığı Tabakat adlı eserinin sonuna, ilminden istifade ettiği büyük şahsiyetlerin tamamının isimlerini ilave etti. Bu hareketiyle bir bakıma hocalarına karşı vefakârlığını göstermiş oldu.
Genç yaşında, hadîs ve fıkıh ilimlerinde ehliyet kazanan Şa'rânî Hazretleri, Tasavvuf mesleğinde de çalışarak, pekçok velînin teveccühüne, feyz ve bereketine kavuştu. Hocalarının en meşhurları, Aliyy-ül-Havvâs Hazretleri ile “Aktab-ı Erba’a” (dört büyük kutup)’dan olan Seyyid İbrahim ed-Dusûkî Hazretleri’dir.
Abdülvehhâb-ı Şa'rânî Hazretleri’ne; “Tasavvuf yoluna nasıl girip ilerledin ve buna kimler sebeb oldu?” diye sorduklarında şöyle anlatırdı: “Tasavvuf yolunu, önce Hızır aleyhisselâmdan ve üstâdım Aliyy-ül-Havvâs'tan öğrendim. Önce onlara tam olarak inanıp teslim oldum. Ne emrettilerse hepsini yaptım. Nefsimle senelerce mücâhede ettim. Nefsimin istemediklerini yaparak, onu terbiye ettim. Öyle ki, yalnız kaldığım zaman, odamın tavanına bir ip bağlar, onu boynuma takarak Rabbime ibâdet ederdim. Uykum geldiğinde yatmak isterdim. Fakat boynumdaki ip, uykuya mâni olurdu. Mecbûren ibâdete devâm ederdim. Haramlardan şiddetle kaçındığım gibi, mübahların fazlasını dahi terkederdim. Yiyecek bir şeyim olmadığı zaman ot yer, kimseden birşey istemezdim. Vâli konaklarının ve sultan adamlarının evlerinin gölgesinden dahi geçmez, yolumu değiştirirdim. Elimden geldiği kadar dînin emir ve yasaklarına dikkat ettim. Cenâb-ı Hak da, bana ibâdetleri zevkle yapmayı ihsân etti.” (Mîzân’ül-Kübrâ)
Cenâb-ı Hak, İmam Şa'rânî Hazretlerine bir çok manevî ihsanlarda bulunmuştu. Bunlardan bazıları şunlardır:
Güneşin batışından doğuşuna kadar, yâni akşamdan sabaha kadar, cansız eşyânın ve hayvanların tesbîhlerini duyması idi. Bir gün akşam namazını, haramlardan çok sakınan hattâ şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını bile terkeden hocası Emînüddîn'in arkasında kılıyordu. O anda gözünden perde açıldı. Direk, duvar, hasır, döşenmiş taşların tesbîhlerini duymaya başladı. Korktu, sonra Mısır'da bulunan her şeyin, sonra etraftaki devletlerdeki ve okyanuslardaki bütün mahlûkların konuşmalarını ve tesbîh seslerini işitmeye başladı.
Okyanustaki bir balık şöyle tesbîh ediyordu: “Ey cansızların, hayvanların, bitkilerin, her şeyin rızkını veren Rabbim! Mahlûkâtından hiç birinin rızkını unutmayan ve isyân edenden dahi ihsânını kesmeyen sen, her türlü noksanlık ve kusurdan münezzehsin.” Aleyhinde konuşanlar rüyalarında ikaz edilir ve düşmanlıktan vaz geçerlerdi. Bunlardan biri, Şeyh Sa’deddin Sanadidi idi.
Bu zat, Ahmet Bedevî Hazretleri’nin kabri yanında okunan mevlitte, İmam Şa'rânî Hazretleri’nin bulunmasını hiç hoş karşılamamıştı. Kalbinden bu hali Ahmed Bedevi'ye şikâyet etmişti. Gece rüyasında Resulullah'ın, Şeyh Şa'rânî'yi kucaklayıp bağrına bastığını gördü. Şa'rânî Hazretleri’nin iki memesinden süt akıyor ve mevlidde bulunanlar kana kana bu sütü içiyorlardı. Resulullah'ın karşısında duran Ahmed Bedevî Hazretleri de: “Yardım isteyen, Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'yi ziyaret etsin” diyordu. Bu zat rüyadan uyanınca tövbe etti. Şa'rânî Hazretlerinin en yakın talebelerinden oldu.
Allahü teâlânın Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye ihsanlarından biri de, Mısır veya başka yerlerdeki talebelerine kalben seslendiği zaman derhal yanına gelmeleriydi. Yanına gelmeye karar veren bir talebe yola çıksa, ona kalben geri dön derse, o da dönerdi. İnsanlara ve talebelerine sıkıntı anlarında yardım ederdi. O, darda ve sıkıntıda olanların sığınağı ve manevî doktoru idi. Cenâb-ı Hak, onun duâları bereketiyle belaları, sıkıntıları kaldırırdı.
Cinlere de fetva verirdi. Cinler müşküllerini 75 sualde toplayıp kendilerine getirdiler ve dediler ki: “Ey şeyhülislam, bizim âlimlerimiz bunlara cevap veremedi ve bunların hakikatini ancak insanların âlimleri bilir dediler.” Onlara cevap olarak Keşf-ül Hicab ver-Ran an Vechi Es'ilet-il Can kitabını yazdı. Bu eser, yazdığı meşhur kitaplarından biridir.
Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Allahü Teâlâ’nın izniyle hiç bir mahlûkdan korkmazdı. Yılandan, akrebden, timsahdan, cinden ve benzerlerinden korkmaz, ancak dînin emir ve yasaklarına uygun olarak onlardan uzak dururdu. Bir gün Portsaid'e (Mısırın bir ili) gidiyordu. Nehrin kenarından yedi kadar timsah onu tâkibe başladı. Herbiri öküz büyüklüğünde idi. Onu merkeb üzerinde gören halk, yutulacak diye feryada başladı. İşte o zaman belini doğrulttu ve suya, timsahların arasına indi. Hepsi çekilip kaçtılar. Sonra hayvanın yanına geldi. Oradaki insanlar, bu hâli görünce hayret ettiler.
Resulullah (asm) Efendimizin zahir ve batın ilimlerinde varisi olan İmâm-ı Şa'rânî Hazretleri pek çok talebe yetiştirdi. Medresesi arı kovanı gibi çalışırdı. Etraftan akın akın gelen talebeler medresesini doldurur, onun eşsiz bir deryâ olan bilgilerinden istifâdeye çalışırlardı. Talebelerine hem zâhirî, hem de bâtınî ilimleri öğretirdi. O’nun en belirgin özelliği; mezheblerin benzeyen yönlerini bulup ortaya çıkarması ve ahirzaman, kıyamet, mehdiyet konularında çoklukla hadis nakletmesidir.
Osmanlı son dönem âlimlerinden Manastırlı İsmail Hakkı, İmam Şârânî ve eserleri hakkında şöyle der: “Bu zat İmam Gazalî ayarında harikulade bir zat olup zâhir ve batın ilimlerinde eşine az rastlanır. Eşsiz eserlerinin bir çoğu Mısır’da basılıp yayınlanmıştır. Her biri büyük alimlerce beğenilmekte ise de bilhassa Mizanül Kübra, Minen ve Letaif ve Yevakît ve Cevahir adlı eserleriyle Tabakat-ı Sûfiyesi can bağışlanacak nefis eserlerdendir.”
Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri üç yüzden fazla eser yazmıştır. Bunların en kıymetlisi dört mezhebin fıkıh ilmini bir araya topladığı “Mîzân-ül-Kübrâ” isimli eseridir. Diğer ehemmiyetli eserlerinden biri de; “Tabakât-ül-Kübrâ” adlı eseridir. Bu eser, Asr-ı Saâdetten zamânına kadar dört yüzden fazla büyük âlim ve velînin hallerini, kerâmetlerini, sözlerini bildiren kıymetli bir kitaptır.
Arkasından yüzlerce kitap, binlerce talebe bırakarak, 1566 yılında Kahire'de vefat eden bu büyük zat, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı alacağını önceden haber vermiş ve Yavuz'dan övgüyle bahsetmiştir. O zamanlarda “Sen bir Arap olarak, nasıl olurda Türkler'den övgüyle bahsedersin” diye İmam Şa’rânî'ye ve tüm eserlerine yasak getiririlmiş ve bu sebepten dolayı çok fazla intişar etmemiştir.
Cenâb-ı Hak, bu ve benzeri zatların yolundan ayırmasın ve bizleri şefaatlerine mazhar eylesin.
|