Seçme Yazılar
» Anasayfa » Mekân » Tarihten Günümüze; Ayasofya

Tarihten Günümüze; Ayasofya

İlk Ayasofya, Bizans imparatoru I. Konstantinos tarafından M.S. 324 yılında İstanbul şehir merkezine inşa edilmiştir. Tarihi boyunca çeşitli saldırı ve âfetlere maruz kalan yapı, 404 yılındaki bir ihtilal sırasında yanmıştır. 415 yılında tekrar inşa edilmiş, ancak ikinci kere inşa edilen Ayasofya, 532 yılında çıkan bir isyanda tekrar yanmıştır.

İlk Ayasofya, Bizans imparatoru I. Konstantinos tarafından M.S. 324 yılında İstanbul şehir merkezine inşa edilmiştir.

Tarihi boyunca çeşitli saldırı ve âfetlere maruz kalan yapı, 404 yılındaki bir ihtilal sırasında yanmıştır. 415 yılında tekrar inşa edilmiş, ancak ikinci kere inşa edilen Ayasofya, 532 yılında çıkan bir isyanda tekrar yanmıştır.

tarihten-gunumuze-ayasofya-ic.jpgBizans İmparatoru Justinianus, 532–537 yılları arasında, ilk iki Ayasofya’nın üzerine daha ihtişamlı bir yapı yaptırmak istemiş, dönemin iki ünlü mimarı olan Anadolulu İsidoros ve Anthemios’u İstanbul’a çağırarak günümüze dek ulaşan son Ayasofya’yı yaptırmıştır. Mimarlar hemen işe koyulmuş, önce yapının oturum alanına denk gelen saraylar, evler yıktırılıp, oturum alanı açtırılmıştır. Daha sonra, eski mabetlerin, evlerin en güzel malzemeleri, sütunları toplatılarak İstanbul’a getirtilip, dünyanın en meşhur mermer ocakları da Ayasofya için çalıştırılmıştır.

Beş sene süren inşaatın ardından, 27 Aralık 527 tarihinde, yapının açılışı büyük bir törenle yapılmıştır. Justinianus, 14 atın çektiği tören arabasıyla, yapının “Kral Kapısı” denilen büyük kapısının önüne gelip, Ayasofya’yı gururla seyrettikten sonra, arabasıyla yapının içine heyecanla girip, Hz. Süleyman (as)’a hitaben sarf ettiği şu cümleleriyle tarihe geçmiştir; “Ey Süleyman, bu eserle seni aşmış ve yenmiş bulunuyorum!” Zira o zamana kadarki en büyük mabedi yaptıran, Hz. Süleyman (as) olarak kabul ediliyordu.

916 sene kilise olarak kullanılmasının ardından, İstanbul’un fethi ile birlikte camiye dönüştürülen ve 1453’ten bu yana 481 sene cami olarak İslâm’a hizmet eden yapı, 1935 yılında müzeye çevrilmek üzere ibadete kapatılmıştır.

Mimarî olarak incelendiğinde, büyük bir orta mekân, iki yan mekânlar (nef), absis, iç ve dış nartekslerden (ön cephedeki giriş bölümü) meydana gelmiştir. İç mekân 100 x 70 m. ölçüsünde olup dört büyük “fil ayak” payeler ile taşınan 55 m. yüksekliğinde, yaklaşık 31 m. çapında merkezî bir kubbe ile örtülmüştür. Alt katta ve galerilerde toplam 107 sütün vardır.

6. yy. Bizans süsleme örneklerinden olan sütun başlıkları, yapının en karakteristik özelliğidir. Ayasofya, mozaikleriyle de önem taşımaktadır. En eski mozaikler iç narteks ve yan neflerde bulunan altın yaldızlı geometrik ve bitki motifleri olan mozaiklerdir. İmparator kapısı üzerinde, absiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galerilerinde görülen diğer figürlü mozaikler ise IX. ve XII. yüzyıllara aittir. Ortaçağa ait olan derin oyulmuş mermerler de güzel bir ışık gölge oyunu sunar.

Eşsiz üstünlüklerine rağmen yapının hayatî önem taşıyan teknik hataları vardı. İlk yapımında şimdiki kubbesinden çok alçak bir yelken tonozla örtülen bina, 31 m. açıklığındaki kubbeyi destekleyecek payanda sistemine sahip olmadığı ve çok hızlı inşa edildiği için, kubbenin tabanına uyguladığı basınçla yan duvarlarda açılmalar olmuş ve kubbe geçirdiği deprem sonrasında çökmüştür. Yapılan tamiratlar neticesinde günümüzde de kubbe tam çember değil, oval bir formdadır.

Evliya Çelebi, ‘Seyahatname’sinde Ayasofya’nın 571 senesinde geçirdiği bir depremden bahsederken, kubbesinin onarımı ile ilgili şunları söylemektedir:

“Peygamber (asm)’ın doğduğu gece vuku bulan zelzeleden; Kisrâ Sarayı, Kızılelma ve Ayasofya’nın kubbesi yıkılmış idi. Bir müddet zaman geçtikten sonra Hızır (as)’ın hatırlatması ile Busra’da ikamet eden üç yüz keşiş, rahip Bahira’nın öncülüğünde Mekke’ye geldiler. O zaman küçük yaşta olan Efendimizin (asm)’ın ağzından bir miktar tükürük ile mübarek ellerinin suretini aldılar. Velhâsıl, Peygamber (asm)’ın ağız suyundan, zemzem suyundan ve Mekke’nin pak toprağından bir miktar alan papazlar, İstanbul’a geldiler ve Ayasofya’nın yıkık olan kısmını bununla tamir edebildiler.”

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’a ilk girişinde Ayasofya’nın önüne gelmiş, Justinianus’un aksine atından inip yapıyı hürmetle ziyaret etmiştir. Ayrıca ilk iş olarak harabe durumda olan Ayasofya’yı onartması da dikkat çekicidir. “Roma imparatoru Jul Sezar’ın Mısır’a saldırması ve muhteşem İskenderiye Kütüphane’sini yakıp yıkması” ya da “1204 yılında İstanbul’a giren Latinlerin şehri benzeri görülmedik bir şekilde tahrip etmesi” gibi tarihin kaydettiği ‘vandalizm’ olarak ifade edilen kültür tahribatı, Osmanlı’da tam aksine, ‘kültür koruyuculuğu’ olarak görülmüş, sanat eserleri muhafaza edilmiştir. Ayasofya Camii’nde ibâdete mani olan suretlerin bir kısmı özel bir sıva ile kapatılmış, figürler sıva altında bozulmadan günümüze kadar korunmuştur. Hatta binanın içerisindeki yüzlerce haç, hiç bozulmadan kalmış, binanın ecdadımız tarafından muhafaza edildiğine şahit olmuşlardır. Mimar Sinan’ın 16. yy.da eklediği payanda duvarlar, 19. yy.da Mimar Fosatti kardeşlerin ve 1930 sonrası yapılan restorasyonlar ve kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi önemli tamirlerdir.

tarihten-gunumuze-ayasofya-ic.jpgMihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk hat sanatının en güzel örneklerini içerir. Bunlardan Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin kubbede, Kur’ân-ı Kerîm’den alınma bir suresi ile deri üzerine yapılmış 7,5 m. çapındaki duvarlara asılı büyük yuvarlak levhalar en önemlileridir. Yuvarlak levhalarda, Lafzatullah, Efendimiz Muhammed (asm)’ın, Cihar-ı yâr-ı Güzîn Efendilerimiz ve Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin ism-i şerîfleri yazılıdır.

Ayasofya’daki Osmanlı dönemi örneklerinden; Sultan III. Selim, Sultan III. Mehmed, Sultan III. Murat ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmud’un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecid’in hünkâr mahfeli, muvakkithanesi sayılabilir.

Ayasofya, Osmanlı camilerine de ilham kaynağı olmuştur. Kubbe yapısı, Süleymaniye başta olmak üzere, belli başlı camilerle ortak özellikler göstermektedir. Hatta ‘bütün Osmanlı camilerinde Ayasofya etkisi vardır’ diyen uzmanlar da olmuştur. Bazı tarihçilerin ifadesiyle “Mimar Sinan, Ayasofya’yı en çok anlayan kişidir.” Uzun zaman hayranlıkla incelediği Ayasofya planına yakın bir denemeyi, İstanbul, Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nde uygulamıştır.

Bu yazı İrfan Mektebi Dergisi’nin Mayıs 2007 tarihli 6.sayısında yayınlanmıştır!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>